Cumhur Ay_Öykü_Paramparça
|
Adı |
Paramparça |
|
Türü |
Öykü
(Hikaye) |
|
Yazan |
Cumhur
Ay |
|
Web |
|
|
Mail |
Saat
gecenin üçüydü. Çelik giriş kapısı sessizce açılıp kapandı. Parmak uçlarında
yürüyen bir gölge, salon kapısının önünden geçti ve banyoya girdi. Birkaç
dakika sonra elinde yüz havlusuyla mutfağa geçerken, koltuğa gömülü kadının
geceyi yırtan sesi duyuldu
“Nerede
kaldın bu saate kadar?”
İrkilen
adam salon kapısında belirdi ve soruya soruyla karşılık verdi
“Yatmadın
mı sen?”
“Yatmadım.
Seni bekledim”
Bu
konuşmalar, karşılıklı iki tepede taarruz için bekleyen orduların taciz
atışlarını andırıyordu.
“Geç
geleceğimi söylemiştim sana. Yatsaydın…”
“Uyku
tutmadı”
Elindeki
havlu ile alnında biriken terleri silerek
“Yemek
uzadı biraz.”
“Umarım
müşterilerin memnun kalmıştır bu ziyafetten.”
Bu
kinayeli temenninin altında ne çakalca bir planın yattığını sezen evin erkeği
umarsız bir edayla,
“Güzeldi.
Anlaşmayı yaptık sayılır.”
Kopacak
fırtınanın serin yeli, bedenimi sarmalayan desenlerin kıvrımlarında dolaşırken
kadının çıkışıyla irkildim
“İş
yemeğiymiş. Sen kimi kandırıyorsun be? Bu saate kadar yemek mi olur?”
“Söyledim
ya sana… İstanbul’dan geldiler. Bayraklı’daki iş merkezinden bir ofis satın
alacaklar.”
“Alacaklar…
Henüz almadılar yani? Kaçıncı yemekten sonra alırlar peki?”
“Bayağı
ilerleme kaydettik sayılır. Bugün yarın sözleşmeyi imzalarız.”
Ses
tonundan söylediklerine kendisinin bile inanmadığı belliydi. Ne yaptıkları ya
da neyi alıp sattıkları beni hiç ilgilendirmiyordu aslında. Beni ilgilendiren
tek şey, kırılgan bedenimdi.
“Kalabalıktınız
herhalde?”
“Biz
iki kişi… Onlar da üç. Toplam beş kişi yani.”
“Üzerine sinen ağır parfüm kokusundan, masada
bir de kadın olduğu çok belli.”
“Bir
bayan vardı evet. Ama ne alakası var ki?”
Gelecek
tufanın habercisi şimşekler çakmaya başlamıştı. Keşke bir şemsiye bulsaydım
kendime.
“Yan
yana oturdunuz herhalde. Kokusu olduğu gibi üzerine sinmiş” dedi kadın. Sesinde
meraklı bir tını vardı. Adamın sözcükleri seçerken geciken düşünceleri
nedeniyle, konuşması yavaşlıyor, kimi zaman da tekliyordu
“Evet.
Evet yanımda… Yani yakınımda… Oturuyordu. Oradan olabilir” dedi ve sesi
titredi.
“Oteline
kadar bıraksaydın, bu saatlerde pek tekin olmaz sokaklar”
İşte
o anda taciz atışları bitti, sıra bombardımana geldi. Keşke bir iki bombadan
sonra ateşkes olsaydı. Ama olmadı.
Eve
geleli ve fiskosun üstüne konulalı tam iki hafta olmuştu. O iki hafta boyunca
kadın bir kez olsun gelip tozumu bile almadı. Beni sehpanın üstüne koydu,
karşıma geçip bir iki süzdükten sonra unutup gitti. Arada bir televizyondan
gözünü kaçırdığı zamanlarda göz göze geldiğimiz oldu tabi.
“Pek
yakıştı salona. İyi ki almışız hayatım.”
O
kadar. Oysa beni satan adam ne çok ilgilenirdi benimle. Gözü gibi bakardı bana.
Her Allah’ın günü tozumu alır, sağımı solumu kontrol eder, yerimi değiştirirdi.
“En değerlim bu” derdi. “En çok bunu seviyorum” Yeşilden maviye, turkuazdan
mürdüme kayan işlemelerimi okşarken gururlanırdı. Bir keresinde arkadaşına
“Halis Kütahya çinisi seramik bir vazodan iyisi yoktur. Bir hediyelik eşya
dükkânı işletiyorsan eğer, çinili birkaç vazo koymalısın tezgâha. Her ikrama
uygun. Ev tebriki olur, nişan kutlaması olur, hasta ziyareti olur. Nereye
gidersen git, hediye olarak çinili bir seramik vazo götürürsen eğer; itibarın
artar, ev sahibi başka bir seremoniyle karşılar seni.” demişti.
“Arabayla
bırakıverdim otele kadar. Gecenin bu vakti taksiciler pek insafsız olur.
Bilirsin.”
“Tebrikler”
dedi kadın huysuzlanarak ve devam etti “Yatağına da yatırıp uyutsaydın bari.
Yabancı bir şehirde nihayetinde. Yatağını yadırgar, yabancılık çeker.”
“Bıktım
senin bu kıskançlıklarından. Her seferinde aynı şeyler. Yahu müşterilerim geldi
diyorum. Yemeğe de götürmeyim mi?”
“Yemekler,
seyahatler, toplantılar… Ben senin bu bahanelerle ne haltlar karıştırdığını
bilmiyorum mu sanıyorsun?”
Tezgâhın
önüne geldiklerinde bu hırçın hallerinden eser yoktu. Sevimli bir çift gibi
geldiler gözüme. Elele tutuşmuş iki turist, iki sevgili… Kadının başında
hasırdan bir şapka, omzunda plaj çantası vardı. Üstünde de kır çiçekli bir
elbise… Yanık tenleri tuza batmış gibi pul puldu. Adam rengârenk saten bir
gömlek altına haki bir şort giymiş, sağ elini cebinden çıkarmadan bakınıp
durdu. İkisinin de aynı renk ve model terlikleri ilgimi çekti en çok. Tüm
alışveriş boyunca, kadının kararsız ve dağınık tercihlerine her seferinde
olumlu bir fikir beyan etmekten öteye geçmedi adamın konuşmaları. En sonunda
bana karar kıldıklarında ve bedenim kadının yumuşak elleri arasına girince,
beni bekleyen yeni hayatın hayaliyle içim titremişti.
“Hastasın
sen!”
“Evet,
hastayım ve beni sen hasta ettin.”
“Müşterilerimle
yemek yedim diyorum sana. Bunun altında olmadık şeyler aramaya ne gerek var.”
Dönüş
yolunda kadın beni yanından hiç ayırmadı. Tüm bavullar ve çantalar arabanın
bagajına tıkıştırılırken, iş benim bulunduğum çantaya gelince kadın tereddüt
etmeden kararını verdi
“Bunu
öne alalım. Kırılır falan…”
O
an yeni sahibimin bu korumacı tavrı bende aidiyet duygusu uyandırdı, onları
sahiplendim. Yeni bir yerim, yeni bir ailem vardı artık. Sıcak, sevecen ve
sahiplenici. “Bana kim bilir nasıl iyi bakarlar, nasıl parlatırlar beni” diye
geçirdim içimden. Yol boyunca en popüler pop şarkılarını dinleyip durduk. İçim
içime sığmıyordu. Ta ki o benzin istasyonuna kadar…
“Benzin
çok az kaldı.” dedi adam.
Nedenini
açıklamadan bir marka adı söyledi kadın
“Oradan
alalım. O firmanın reklamları çok güzel.”
“O
istasyondan yok uzunca bir süre.” dedi “İlk istasyondan almazsak yolda
kalacağız.”
“Ben
fikrimi söyledim. Ne yaparsan yap.”
Karısının
dırdırlarına kulak asmadan ilk benzin istasyonuna girdi adam.
“Bir
şey istiyor musun? Ben bir gazoz alacağım kendime.”
Kocasının
sözünü dinlememiş olması küstürmüştü anlaşılan. Kadın hiç ses çıkarmadı.
“Ben
içerdeyken sayacı kontrol et. Bir katakulli olmasın.”
Kadın
huzursuz tavırlarla radyo kanalları arasında gezinip durdu bir süre. Her yeni
kanala ve çıkan parçaya söylenip durdu. Bir ara memnuniyetsizliğinin arttığını
hissettim. Sayfiyedeki sevecen ve sevimli kadın gitmiş yerine huysuz ve mutsuz
biri gelmişti sanki. İki de bir oflayıp pufluyordu. Adam geldi, benzinciye
parayı verdi ve koltuğa oturdu. Tam marşı basıp arabayı çalıştıracakken, kadın
“Ne kadar uzun sohbet ettin marketteki kızla? Muhabbettiniz bol olsun.”
“Ne
sohbeti? Gazoz aldım sadece”
“Buradan
bakınca, gazoz değil de kızı alacakmışsın gibi geldi bana.”
“Yapma
Allah aşkına. Başlama yine. Bak ne güzel bir tatil geçirdik. Durduk yere bozma
moralimizi.”
Tartışmaları
ve atışmaları yol boyunca devam edip durdu. Kimi zaman tartışmaları o kadar
şiddetlendi ki, bir ara yeni girdiğim bu ailenin dağılacağını bile düşündüm.
Neyse ki korkularım boşa çıktı.
“Bıktım
artık, senden de, kahrolası işinden de.”
“İşim
sayesinde bu konforlu hayatı yaşıyorsun. Lanet okuduğun işim sayesinde canın ne
isterse alabiliyorsun.”
“Bu
Allah’ın belası işin sayesinde, kadınların koynuna giriyorsun. Onun sayesinde
beni canımdan bezdiriyorsun. Yeter artık. Senin de, işinin de Allah belasını
versin.”
Belalar,
lanetler okunmaya başlayınca ok yaydan çıktı, fırtına hortuma dönüştü demektir.
Kadının gözlerindeki öfke büyüdü. Nefreti setini yıkan sel gibi akmaya başladı.
Koltuktan kalktı ve salonun ortasında dönüp durmaya başladı. Yaşadığı her
neyse, kadın bu kavganın sonunda adama yüklü bir fatura çıkarmak niyetindeydi.
Yorgun
ve yılgın bir şekilde adam oturdu bu sefer koltuğa
“Bıktım
artık senin kıskançlıklarından. Ömrümü zehir ettin.”
“Asıl
sen benim ömrümü zehir ettin. Beni bu Allah’ın cezası eve kapattın. İşini
bahane ederek, gönlünce fink atıyorsun.”
“Yahu
müşterilerim vardı diyorum sana. Neden anlamak istemiyorsun?”
“Müşteri
öyle mi?”
Adamın
üzerine yürüyüp, gömleğini kavradı yakasından. Önce başını boynuna dayayıp
kokladı bir süre. Sonra neredeyse tüm bedenini. Beyaz gömleğin her kıvrımını
didik didik gözden geçirdi. Adamın şaşkın bakışları arasında haykırdı
“Peki
bu ne?”
“Ne
ne?” diye kekeledi adam.
Yıllarca
olmadık kuytu köşelerde hazine arayıp günün birinde kırık bir testi sapı bulan
defineci gibi parladı kadının gözleri
“Bu
sarı saç ne?”
“Ne
saçı…”
“İşte
bu. Basbayağı sarışın bir orospunun, aşna fişne öncesi fönlenmiş saçının bir
teli. Uzun ve ahlaksız.”
Kadının
elinde çok kuvvetli bir silahı vardı artık. Bu delili hiçbir savunma
çürütemezdi. Adamın işi bitmişti.
“Restoranda
vantilatörler çalışıyordu. Biri havalandırıp yapıştırmıştır gömleğime.”
“Neden
kısasını değil de, böyle sarı ve uzun olanını yapıştırdı acaba?”
“Saçmalıyorsun.”
“Saçmalıyorum
öyle mi? Saçmalıyorum.”
Gömlek
üzerindeki keşfine devam ederken, yeni bir kanıt bulmanın dayanılmaz
heyecanıyla sarsıldı kadın. Yeni bir şey bulmuştu ve bu ilkinden daha sağlam
bir delildi
“Ruj
izi… Evet, evet bu bir ruj izi…”
O
an adamın omuzlarının çöktüğünü gördüm. Kalenin bedeninde derin bir gedik
açılmıştı. Ve düşman açılan yarıktan içeri sızıyordu. Kalesini kaybeden
komutanın yorgun sesiyle sordu
“Ruj
mu?”
Gömleğe
bulaşmış bir ruj izi, yakın temasın en büyük göstergesiydi. Fare kapana
girmişti ve kaçacak yer yoktu.
“Ruj
tabi ya, hem de kiremit kırmızısı.”
Kadın
küfrederek adamı tokatlamaya başladı. Öfkesi gitgide artıyor ve hırsını almak
için eline ne gelirse fırlatıyordu. Adam ise umutsuz bir şekilde masumiyetini
anlatmaya çalışıyordu. Zembereğin yayı boşalmıştı artık, durdurmak ne çare.
Bense savunmasız köşemde bu dalganın dinmesini, suların çekilmesini bekledim
çaresizce.
Kadın
en son eline geçirdiği kristal bir kül tablasını fırlattı. Adam ani bir
hareketle başını aşağıya eğdi ve hasardan kurtuldu. Ama kül tablası yoluna
devam etti. Gözlerimi kapatıp, bu
saldırının beni teğet geçmesini ve güpürlü perdenin kıvrımları arasında yok
olup gitmesini bekledim ama olmadı. Küllük tam da belimin ortasına çarptı.
Filler tepişir, çimenler ezilir. Bu kıskançlık krizi benim başımı yedi.
Ruhum
yükseldi ama ustamın nasırlı parmakları arasında döne döne şekillenen ve bel
verip uzayan narin vücudum dağıldı. Bedenim şarapnel parçaları gibi salonun
dört bir köşesine savruldu. Parçalandım, darmadağın oldum.
“Vazom…”
Şiddetin
tansiyonu bir anda düştü. Kadın pişman ve üzgün bir halde, parçalarımı
toplamaya çalıştı. Üç beşini alıp yemek masasına oturdu. Anlamsız bir çabayla
bitiştirmeye, birleştirmeye çalıştı onları. Başaramadı ve bıraktı. Adam bir
sigara yaktı. Derin derin bir iki nefes çekip, sağlam kalan diğer küllüğe
söndürdü. Sonra kadının kolundan tutup, yatak odasına sürükledi. Dağılmış
parçalarıma bakıp kesik kesik iniltilerini dinledim gece boyu.

Yorumlar
Yorum Gönder